YÜREĞİM...
 

Haydi yüreğim, gitme vakti… Bükülür içimin yolları kıvrım kıvrım, yorar beni. Bizi bekler yaban çiçeği, kelebekler, belki de uçurum kenarı… Umut eker her gün doğumu. Gün batımı çile yükler.

Az yürüyüp çok koştuk, öyle ki; soluklanacak durak aradık bulamadık. Bazı da durağı bulduk zamanı bulamadık, tıkandık...

Belli duraklarda yüklenirken umudu; çaldı, çile yükledi hayat, yetmedi gücüm.
Yüreğim… Vefakâr, cefakâr yüreğim! Suçun; kirletilen renkleri aklayıp yeniden donatmaktı, biliyorum...

Yaşama sevgiyle bağlıydık. Sevgimizin temelindeki en büyük etkendi bize bahşedilen bu son’lu can. Yaşam sürekli ve sonsuzdu. O halde yaşamak ve yaşatmak -bu canı bağışlayan adına -bir sorumluluk, değerbilirlik olmalıydı. Bu gerçekti yaşamın bütün renklerini derin bir algı ve çıplak gözle - vaktinden önce– görmemizi sağlayan.

Bin bir yüzlü aktris ve aktörlerle dolu yaşamın kendisi lâyıkıyla yaşamamıza izin vermese de; yaşam sürecimde beynimin bir yarısında "eksilten / ezen yanıyla" maddi dünya, diğer yarısında, "yaralarımı sağalttığım sığınağım, dingin limanım " maneviyatım, yani yüreğim, özüm vardı. Her iki yarımla da bütünü oluşturmaya, kaynaştırmaya, tamamlamaya çalışıyordum. Her iki yarım da bütün olarak yaşama bakmamı, sonuna kadar ona tutunmamı sağlıyordu. Ancak karşıma farklı pencereler açarak beni test eden maddi yanım, çokça manevi alanımın sınırlarını zorlardı. İşte asıl gücümde burada ortaya çıkardı. Böyle anlarda üşürdüm, çok üşürdüm. Öyle ki, Temmuz sitem eder: “ güneşi tutup getirdim, canları yakıp kavurdum da bir tek seni ısıtamadım; hafif kalıyordu poyrazların karşısında alevim. “ derdi.

Hayat, çok tanımlı anlamlar manzumesi.. Bu karmaşık dolambaçlar içerisinde herkesin izlediği yol yöntem farklı farklıydı. Tıpkı çöldeki vaha misali, biz de yönümüzü bulmaya çalışıyorduk, kendimizce.

Yüreğim, sığındığım limanım... Bazı savrulur ordan oraya özüm zerrecikleri, bazı da yakar kavurur çöl sıcağında çeşm’im gölcükleri. Yine de;

Umut takılı kanatlarım çırpınır, arar güneşini diyar diyar…

bitmeyen uykuların güneşi de açmıyor
uyan artık uyan bak bahar geldi yüreğim...
güvercinler niyetli ak göğsünden uçmuyor
bırak artık bu tutsak hallerini yüreğim!
-----bir yanın dirim
------bir yanın zulüm senin
-------ortada kaldın iki büklüm
--------yüreğim...

sıratı geçer gibi senden sana hak yolu
varsa nasibin verir yerde gökteki ulu
gel beraber içelim bu aşkı dolu dolu
demedim mi bir olak? dinlemedin yüreğim...
-----yandın ateşinle yandın
------boyandın aşkın rengine
-------gene dönüp ıslık çaldın
--------alçaldın kendi kendine
---------ne buldun ıssız yüreğim?

topla hayallerini mor ötesi yollardan
bir ebemkuşağı çiz sarı yeşil allardan
arala mutluluğu sana açan güllerden
kendi çelengini tak, tebessüm et yüreğim!
-----sevgiye sırt dönmedin
------sevdin de sevilmedin
--------bir kalemde silmedin
---------topladın birer birer, yine çıkaramadın
----------elde kaldın yüreğim…

kar mı yağdı üstüne, o bembeyaz örtü ne?
yoksa göçüyor musun? tekin değil fırtına...
sarıl... sarıl sessizce! tenlerimiz örtüne
üşüyorum, haydi kalk! uyansana yüreğim...

Acı olgunlaştırır, dirençli kılar, dalda meyve misali…

İnsanın hem acıyı yaşaması hem yaşama aşkla sarılması… Görünen acıdan görünmeyen tatlıya yol alması, görünmeyeni görmüşçesine hissetmesi ne güzel!

Öyle bir ağaca dal olduk ki; kurusa da dallarımız zaman zaman; aynı hızla tutunarak toprağa soyluca, yeşeriyoruz...

Hem;

Yoruldum dedim, vazgeçmedim ki Yüreğim...

(Mensur-Gülce/Buluşma)

Refika DOĞAN-Antalya 2009

Pazar, Ekim 3, 2010 - 04:11
User offline. Last seen 2 gün 24 sn ago. Kapalı
Üyelik tarihi: 08/17/2010

Bu Şiiri Beğenenler

narem kullanıcısının resmi